Ana Sayfa > Türkiye > İstanbul'un Tarihi

İstanbul Tarihi

Ilk yerleşim
Zaman, günümüzden yaklaşık 300 bin yıl önceydi. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasına bu kentin ilk sakinleri yerleşti. Son buzul çağının bitiminde oluşan gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanları yaşamlarını sürdürdü. Kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ'a (100 bin yıl önce) ait aletler bulundu. Kentin kuzeyindeki Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ'ın ve Üst Paleolitik çağın aletlerine rastlandı. M.Ö. 5000 yıllarında Kadıköy Kurbağlıdere üzerindeki Fikirtepe'de önemli bir kültür yerleşimi vardı.

Bizantion (M.Ö. 660 - M.S. 324)

M.Ö. 680'de Dor akınlarının yıldırdığı Yunan yarımadasındaki Megara kentinden ve Anadolu yarımadasının Güney Ege kıyılarındaki Miletos'tan gelen öncüler, Kadıköy civarında Khalkedon'u kurdular. Diğer bir Megaralı gurup ise, kuracakları kent için Delphi Kâhini'ne yer danıştı. Kâhin onlara körlerin karşısındaki yere yerleşmelerini söyledi. Tarihi yarımadanın üzerindeki zenginliği görmeyen Khalkedonlular'ı kör olarak adlandırmıştı. M.Ö. 660'da Sarayburnu üzerinde Bizantion'un tarihi böylece başlatıldı. Khalkedonlular ve Bizantionlular birbirleriyle dostça geçinip, bastıkları sikkeler üzerine adlarını birlikte koydular.

Bizantion'un çevresine surlar inşa edildi. Denizlerle çevrili bir yarımada üzerine kurulu olması nedeniyle, deniz ürünlerinden bolca nasibini aldı. Güvenli bir limanı, tarıma elverişli bereketli toprakları ve deniz ticaret yolları üzerindeki konumu Bizantion'un çok kısa zamanda gelişip zenginleşmesini sağladı.

Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269'da Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202'de Makedonyalılar'ın tehdidinden korkarak, Bizantion Roma'dan yardım isteğinde bulundu. Bu bir anlamda da Roma'nın bu kente ilk adımıydı.

73 yılında Bizantion Roma'nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. Imparator Vespasianus kentin gelişimine katkıda bulundu. 193 yılına gelindiğinde, Roma Imparatoru Septimus Severus, Partlar'ın tarafını tutan Bizantion'u kuşatarak kenti yağmalayıp, surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip, kenti imar etti. Yeni binalarla sokakları düzenledi. Hipodrom inşaatını başlattı. 269'da kent bu defa Gotlar'ın saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir yere sütunlarını diktiler. 313'de Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. Constantinus, Nicomedialılar'la yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı.

Roma Imparatorluğu'nun Başkenti (324 - 395)
Toprakları Batı'da okyanus kıyılarından, Doğu'da Fırat ve Dicle nehirlerine kadar uzanan Roma Imparatorluğu için, özellikle Doğu bölgesine egemen olunabilecek yeni bir yönetim merkezi aranmaya başlandı. Ve ticaret yollarının kavşağında kurulu Bizantion Roma'nın Doğu'sunun yönetim merkezi olarak seçildi. Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içindeki önemli rolünü de belirledi.

I. Constantinus (324-337), Romalı soyluları Bizantion'a çağırarak kentin Romalı nüfusunu artırdı. Yeni başkentin konumuna yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri ele alındı. Kent içi su dağıtım sistemlerinin temelleri atıldı. Savunma için yeni bir sur yaptırıldı.

Septimus Severius'un başlattığı hipodrom inşaatı tamamlandı. 100 bin kişilik hipodromun genişliği 117, uzunluğu ise 480 metreydi. Orta bölümünde çevresinde arabaların döndüğü spina bulunurdu. Halkla imparatorun adeta bütünleştikleri Hipodrom'da vahşi hayvan yarışları, atletik karşılaşmalar, şenlikler ve kutlamalar gibi çeşitli eğlenceler yapılırdı. Bunların içinde en heyecanlısı havayı temsil eden Maviler, suyu temsil eden Beyazlar, toprağı temsil eden Yeşiller ve ateşi temsil eden Kırmızılar arasında yapılan araba yarışlarıydı. Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykelle süslüydü. En önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri Venedik'e, San Marco Meydanı'na taşındı. Hipodrom'daki (Sultanahmet Meydanı) imparatorluk sarayı (Sultanahmet Camisi'nin bulunduğu alan) ve anıtsal ibadethaneler, akropolis (Topkapı Sarayı'nın bulunduğu yer) yapıldı.

Önceleri Nea (Yeni) Roma adı ile anılan kenti, I. Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. Adı artık Constantinopolis'ti (11 Mayıs 330). Yine aynı yıl Forum Constantinus (Çemberlitaş Meydanı) yaptırıldı. Roma'daki Apollon Tapınağı'ndan getirilen yüksek sütunun üzerine tunçtan yapılmış Constantinus'un heykeli konuldu. Yüksekliği 35 m. olan sütun çeşitli zamanlarda değişik nedenlerle zararlar gördüğünden, ayakta kalması için üzerine demir çemberler geçirildi ve bu nedenle adı Çemberlitaş'a dönüştü.

I. Constantinus, Doğu Roma Imparatorluğu'nun yol ağının başlangıç noktasını Milion Taşı ile belirledi. Bu yolların ve kıtaların kavşağındaki kente Rusya'dan, Iran ve Mısır'dan, Avrupa'nın en uç köşelerine kadar pek çok ülkeden her tür tüccar gelirdi.

Hıristiyanlık, Hazreti Isa'nın yaşamını kişiliğini ve tanrısal görevini esas alan bir din halini almaya başladığında; kilise kavramı da doğdu. Kilise, Yunanca toplantı anlamına gelen 'Eklesia' sözcüğünden türemiş bir kavramdı. Bizans'ın en eski kiliselerinden olan Aya Irini, bugünkü biçimini I. Constantinius zamanında aldı. Kutsal Barış Kilisesi Aya Irini, Ayasofya'nın yapımından önce patriklik kilisesi görevini yaptı. Istanbul'un fethinden sonra bir dönem Topkapı Sarayı'nın dış avlusunda yaşayan yeniçeriler tarafından silahhane olarak kullanıldı. 19. yy'da ise Türkiye'nin ilk askeri müzesi burada açıldı.


Bizans sanatının ve Doğu kiliselerinin en büyük eseri olan Ayasofya da, kente adını veren I. Constantinus tarafından ilk kez 360'da yaptırıldı. Constantinopolis patriği, Ortodoks mezhebinde kilisenin başı olmakla birlikte tüm yetkileri elinde tutan imparator karşısında hiçbir zaman tam bir bağımsızlık kazanamadı.

Gittikçe görkemi artan ve nüfusu yükselen kentin mevcut alt yapılarını geliştirmek gerekiyordu. Su ihtiyacını karşılamak üzere 375 yılında Imparator Valens (364-378), iki tepe arasına 1000 m.'lik Valens Su Kemeri'ni inşa ettirdi. Kentin dışındaki Belgrat Ormanları'ndan gelen su, bu kemerle iki tepe arasındaki vadiden aşırılarak, Büyük Saray çevresine aktarıldı.

Kenti çevreleyen surlar, kurucusu Bizas'tan başlayarak çeşitli dönemlerde çeşitli genişlikte alanları kaplamıştı. Surlar, 10 m. derinliği, 20 m. genişliği olan bir hendekle çevriliydi. Hendeğin arkasında önce ilk duvar, sonra üzerinde 96 burç olan ikinci duvar vardı. Surlarda halkın girip çıktığı kapılar ve askeri kapılar bulunmaktaydı. Kent, korunması açısından Haliç girişine çok hakim bir konumda olduğundan, Haliç surlarının çok fazla dayanıklı olması gerekmiyordu. Marmara Denizi tarafında, uzunluğu 8260 m. olan Marmara Surları vardı. Üzerinde bugünkü adlarıyla; Ahırkapı, Çatladıkapı, Samatya Kapısı, Narlıkapı bulunmaktaydı. Kara surları 5632 m. uzunluğundaydı. Üzerinde yine bugünkü adlarıyla; Belgrad Kapısı, Silivrikapı, Mevlevihane Kapısı, Topkapı, Edirnekapı, Eğrikapı, Yedikule Kapıları vardı. Bizanslılar'ın Porta Aurea (Altın Kapı) diye adlandırdığı ve 390 yılında I. Theodosius (379-395) tarafından yaptırılan üç kemerli kapı (Yedikule Kapısı) en şatafatlı olanıydı. Kapının üzerinde çift başlı Bizans kartalı kabartması vardı. Zaferden dönen imparatorlar buradan geçerlerdi. Son derece sağlam olan Istanbul surları 1204'de Latin istilasında ve 1453'de Istanbul'un fethinde olmak üzere iki kez aşılabildi.

Roma dünyada etkin bir rol oynamaya başladığında, Imparator I. Theodosius Mısır'dan Istanbul'a 390'da bir dikilitaş getirdi. Firavun II. Tutmosis tarafından M.Ö. 1500'de yaptırılan bu Mısır obeliski, Teb şehrindeki Luxor mabedinin kapısını süsleyen iki sütundan biriydi. Üzerinde bulunan hiyerogliflerde, Mısır firavunu Tutmosis'in tanrı Amon-Ra'ya sunduğu kurbanlar anlatılmaktaydı. Constantinopolis'te spinanın üzerine dikilen taşın dört köşe mermer blok kaidesinin üzerinde, Theodosius'un hipodromdaki yarışları izleyişi ve taşın dikilişi ile ilgili kabartma resimler bulunmaktaydı.

Delphi'deki Apollo Tapınağı'ndan getirilen ve üç yılanın birbirine dolandığı sütun da spinanın üzerinde bulunmaktaydı. Bronz anıt, Palatea savaşında öldürülen Pers askerlerinin eritilen kalkanlarından yapılmıştı. Üç yılanın başları üzerinde bir altın kazan bulunduğu, kazanın ve aynı meydanda bulunan ve Örmetaş adıyla bilinen sütunu kaplayan bronz levhaların Latin işgali sırasında eritilerek sikke basımında kullanıldığı söylenmektedir.

Doğu Roma Imparatorluğu'nun (Bizans) Başkenti (395 - 1453)
395'de I. Theodosius'un ölümüyle Roma, oğulları arasında paylaşılarak Batı ve Doğu olmak üzere resmen ikiye ayrıldı. Artık Constantinopolis, Bizans olarak da bilinen Doğu Roma Imparatorluğu'nun başkentiydi. Imparatoru ise Arcadius'du (395-408). Arcadius'un kısa süren imparatorluğundan sonra gelen II. Theodosius (408-450), karadan, Haliç tarafından ve Marmara Denizi tarafından üç bölümde inşa edilen surları, 439'da yeni eklemelerle birbirine kesintisiz olarak bağlattı.

Istanbul'da ilk sinagog, 318'de Bakırcılar semtinde bulunan sinagogtu. 450'de II. Theodosius tarafından kiliseye dönüştürüldü. 16. yy'da ise, Istanbul'da otuzdan fazla sinagog bulunmaktaydı.

6. yüzyılda Imparator I. Justinianus (527-565) tarafından sarayın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılan Yerebatan Sarnıcı'nın üzerinde Ticaret Bazilikası bulunduğu için Bazilika Sarnıcı adını aldı. Sarnıç, ikisinin kaidesinde Medusa başları bulunan 336 sütun üzerine oturtuldu.

Geçmiş yıllardaki ayaklanmalar sırasında iki kez yakılan Ayasofya, Justinianus tarafından 537'de yeniden inşa ettirildi. Ayasofya üzerine değişik hikayeler yayıldı kentte. Bunlardan biri aynen şöyleydi: Ayin sırasında Imparator Justinianus elindeki kutsal ekmeği düşürdü. Eğilip alıncaya kadar bir arı ekmeği kapıp uçtu. Imparator ülkedeki bütün arı sahiplerine haber salıp, bulana da ödül vaadederek kovanlarda bu ekmeği aramalarını istedi. Aradan birkaç gün geçti. Arıcılardan biri elinde başkalarından çok farklı bir petekle çıkageldi. Justinianus kararını verdi. Muhteşem bir ibadethane yapılacak ve planı bu petek olacaktı. Trallesli Antemius ve Miletli Isidor bu yapının mimarı oldular. Ayasofya tüm görkemi ile yükseldi. Ayasofya'nın Osmanlı dönemindeki restorasyonunu ise, Sultan Abdülmecid'in isteği üzerine Fossati Kardeşler 1847-1849 yılları arasında gerçekleştirdiler.

Fresklerle, Kutsal Kitap'taki olayları anlatan mozaikleri Bizans resim sanatının en önemli örneklerinden olan Kariye, bugünkü şeklini 14. yy'da aldı. II. Beyazıd (1481-1512) döneminde cami olarak kullanıldı.

Constantinopolis en büyük darbeyi, Latin istilasında aldı. Işgalciler kente büyük zarar verdiler. Evlerle birlikte dini yapılar da yağmalandı ve yakıldı. 1261'de kent, Latin istilasından kurtarılarak yeniden imar hareketlerine başlandıysa da eski görüntüsünü asla kazanamadı. Daha önce 500 bin olan nüfusu giderek 50 bine kadar indi. Iş kollarında üretim azaldı ve halk açlık çekmeye başladı. Bin yıllık bir tarih sayfası yavaş yavaş kapanıyor, kent yeni doğuşlara hazırlanıyordu. Bu arada Osmanlı Türkleri de Küçük Asya'da ve Balkan yarımadasında yavaş yavaş ilerliyorlardı.

OSMANLILAR

   
Kent, 1391 yılından başlayarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396'da I. Bayezid (1389-1403), Karadeniz'den gelecek yardımları önlemek için kentin Anadolu yakasına bir hisar yaptırdı.

Kenti almaya kararlı olan II. Mehmed de (1451-1481), Bizans'a Kuzey'den gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz'ı tutarak önlemek için bu defa kentin Avrupa yakasına Rumeli Hisarı'nı inşa ettirdi. Hisar, Istanbul'un kuşatılmasından bir yıl önce, dört ay gibi çok kısa bir sürede tamamlandı. Planı, engebeli tepelere uyacak biçimde kusursuz hazırlanmıştı. Surlar üzerindeki üç kuleyi II. Mehmed'in vezirleri yaptırdıklarından onların adıyla Halil Paşa, Zağanos Paşa ve Sarıca Paşa olarak adlandırıldı.

II. Mehmed, Bizans Surları'nı yıkacak güçteki toplan yaptırmak üzere Avrupa'dan ustalar getirtti. Artık herşey hazırdı. 1453 yılının mart başında Osmanlı kuvvetleri kentin çevresin- de toplandılar. 4 Nisan'da kuşatmayla birlikte Marmara'ya bakan surlar toplarla dövülmeye başlandı. Bizanslılar, Haliç surlarına ulaşabilmek için Haliç'in ağzını kapatan zinciri Osmanlı gemilerinin aşamayacağından çok emindiler. Ancak bir şeyi hesaplamak şöyle dursun, akıllarından bile geçirmemişlerdi. Ve bu hiç düşünemedikleri olay gerçekleşti. 22 Nisan'ın gece karanlığında II. Mehmed, donanmasından elli parça gemiyi kara tarafına kurdurduğu ahşap kızaklardan kaydırarak Dolmabahçe'den büyük bir başarı ile Kasımpaşa'ya indirip Haliç'e soktu. Gemiler, Haliç'te suya indirildiğinde Bizans'ın direnecek moral gücü de kalmamıştı.

Osmanlı Imparatorluğu'nun Başkenti (1453 - 1923)
"Istanbul mutlaka feth olunacaktır,
Onu alacak komutan ne iyi komutan
ve onun askerleri de ne iyi askerdir "
(Hadis)

29 Mayıs sabaha karşı yapılan taarruzla Topkapı'daki kara surları yıkıldı. Aynı gün, II. Mehmed at üzerinde kente girerek, Ayasofya'da namaz kıldı. Osmanlı töresine uygun olarak şehrin katedrali olan Ayasofya Kilisesi camiye çevrildi. Havariler kilisesi ve diğerleri ise Hıristiyanlara bırakıldı. Constantinopolis'in fatihi II. Mehmed artık "Fatih Sultan Mehmed" olarak tarihe geçecekti.

Ayasofya ile Hipodrom arasında bulunan eski Bizans Sarayı 1204'deki Latin işgali sırasında yıkılıp yağmalanmış ve kullanılamaz hale gelmişti. Bu nedenle de Bizanslılar kara surlarının Haliç'e ulaştığı yerde bulunan Blakhernai Sarayı'na yerleşmişlerdi. Fatih'in kenti almasından sonra Beyazıt'ta bir kale kurularak Osmanlı'nın ilk saray inşaatına başlandı. Kalenin hemen altında büyük çarşı kuruldu.

Bizans'ın son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kentte, öncelikle eskiden kalma binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren Istanbul artık imparatorluğun başkenti idi.

Bizans'ı terkedenler geri dönmeye başladılar. Fetih öncesi dönemden kalanlarla birlikte, Anadolu'nun değişik yörelerinden gelenler, çeşitli milletler, çeşitli dinler kentte bir renklilik yarattılar. Nüfusu böyle bir renkliliğe dönüşen Istanbul'da göç edenlerin getirdiği yerel kültürler şehrin dokusunu zenginleştirdi.

Kenti Bezeyen Osmanlı Üslubu Yapılaşma
Yalnızca sultanlar ve aileleri tarafından yaptırılabilen ve birden fazla minaresi olan camilere sultanın çoğulu olan "selatin" camileri denilirdi. Istanbul'un ilk selatin camisinin yer aldığı Fatih Külliyesi bütünüyle simetrik bir düzen içinde şehrin merkezine yerleştirildi. Cami, medrese, tâbhane, darüşşifa, çarşı ve hamamdan oluşan külliyenin mimarı Atik Sinan'dı. Istanbul'a külliyeler ve büyük camilerle birlikte, hanedan mensupları ve devletin ileri gelenleri, vezir camileri denen küçük külliyeler yaptırdılar.

668 yılında Emevilerce gerçekleştirilen Istanbul kuşatmasında Eyyub el-Ensari şehit düşmüştü. 1459'da Fatih Sultan Mehmed tarafından Eyyub el-Ensari adına yaptırılan Eyüb Sultan Camisi, medrese, imaret ve hamamı ile birlikte bir külliye oluşturdu. Osmanlı hükümdarlarının kılıç kuşanma törenleri bu camide yapıldı.

1472'de başlatılan Topkapı Sarayı inşaatı, 1478'de tamamlandı. Daha sonraları, dönem sultanları tarafından yeni bölümler eklenen sarayın ilk girişi Bab-ı Hümayun'dan, darphane ve nakkaşhanenin de bulunduğu birinci avluya, diğer adı ile Alay Meydanı'na girilirdi.

Avlunun sonunda ikinci avluya ya da diğer adıyla Divan Meydanı'nâ açılan Babüsselam yani ana giriş vardı. Hastane, fırın, silâhhane binaları buradaydı. Avlunun sol tarafında ahırlar, sağ tarafı boyunca uzanan mutfak binaları vardı. Daha sonra sarayın özel bölümlerine açılan Babüssaade'ye geçilirdi. Kapının hemen karşısında Divan üyelerinin, yabancı elçilerin kabul edildiği arz odası vardı. Arz odasının hemen arkasında 18. yüzyıl'da yapılan Enderun binaları bulunmaktaydı. Hırka-i Saadet Dairesi'nde peygamberden ve ilk halifelerden kalan eşyalar bulunurdu. Sarayın dördüncü avlusunda değişik sultanların yaptırdıkları Bağdat, Revan, Sofa, Mecidiye köşkleri bulunmaktaydı. Osmanlı sultanları 400 yıl kadar Topkapı Sarayı'nı ülkenin yönetim merkezi olarak kullandılar. Bu kadar uzun zaman değişik sultanlar tarafından kullanılması nedeniyle de saray sürekli değişim gösterdi.

Fatih'ten sonra gelen Sultan II. Bayezid (1481-1512), kentin merkezi bir yerinde, 1500-1505 yılları arasında Bayezid Külliyesi'ni yaptırdı. Yerleştirilişi, mimarisi, süslemesi ve çeşitli ek binaları bakımından Türk mimari tarihinin önemli halkalarından birini teşkil eden külliyenin mimarlarının Kemaleddin ve Hayreddin oldukları sanılmaktadır. Külliye, üzerinde bulunduğu araziye göre serpiştirilen; cami, türbe, imaret, sıbyan mektebi, tâbhaneler; medrese, hamam ve kervansaraydan oluşmaktaydı. Caminin içi kare olup, ortadaki büyük kubbe ve bu kubbeyi esas eksen üzerinde destekleyen iki yarım kubbe ile örtülüydü ve avlusu dışarıya üç kapı ile bağlıydı.

Caminin revak kemerleri beyaz ve kırmızı mermerden yapıldı. Mihrap, minber, müezzin mahfili ve giriş duvarları ile kadınlar bölümü özenli bir taş işçiliğine sahip olan caminin, kapı ve pencere kanatları da devrinin en önemli ahşap işçiliğine birer örnekti.

I. Selim (1512- 1520), 1517'de Mısır Seferi dönüşünde kutsal emanetleri getirip halife unvanını aldı ve Istanbul Islamiyet'in merkezi haline geldi.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566), Mimar Sinan'ın sonradan "çıraklık işim" dediği hem Haliç'i hem Marmara'yı görecek biçimde Şehzade Camisi yapıldı. Sinan'ın inşa ettiği bu ilk selatin külliyesi; cami, medrese, tâbhane, ahır, mektep, imaret ve Şehzade Mehmed'in türbesinden oluşmaktaydı. Kanuni Sultan Süleyman bu camiyi, Şehzade Mehmed'e adadı.

1522'de Sultan Selim Camisi yaptırıldı. Külliye, Sultan I. Selim'in türbesi, cami, imaret, medrese ve darüşşifadan oluşmaktaydı.

Artık Osmanlı'nın yeni başkenti, Mimar Sinan'ın yapılarıyla kişiliğini kazanmaya başlamıştı. Mihrimah Sultan Camisi, Üsküdar Meydanı'nda Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından 1548'de yaptırıldı. Külliye; cami, medrese, misafirhane, ahır, kiler, ambar ve bir handan oluşmaktaydı. Mimarı yine Sinan'dı. Caminin iç mekânındaki iki filayağı dört yapraklı yonca biçiminde tasarlandı.

Sinan'ın "kalfalık dönemi" eserlerinden olan Süleymaniye Camisi 1557'de yaptırıldı. Cami, Sinan'ın dehası ile Kanuni'nin gücünü simgeler gibiydi. Büyük kubbeli mekân tasarımında Osmanlı camilerinin gelişme çizgisini göstermekteydi. Camideki kalabalığın nefesi ve yanan kandillerin mumlarının isi nedeniyle kirlenen havasını temizlemek için, giriş kapısı üzerinde bir oda bulunmaktaydı. Bu oda kirlenen havayı alıp dışarı veren ve temiz havayı çeken bir yer olduktan başka, tavanında camide yanan bütün kandillerin ve mumların isleri toplanır, bu isten yapılanın en iyi mürekkep olduğu söylenirdi.

III. Murad'ın (1574-1595) annesi Nurbanu Valide Sultan tarafından, 1570-1579 yılları arasında Atik Valde Camisi yaptırıldı. Külliyenin tasarımı Mimar Sinan'ındı. Külliye; cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, darülhadis, davilkurra, imaret, darüşşifa ve hamamdan meydana gelmekteydi. Camiyi kuzey, doğu ve batı taraflarından kuşatan şadırvan avlusuna dört kapıdan girilmekte, en önemli çini süslemeler mihrabın yan duvarlarında yer alan iki panoda bulunmaktaydı. Ahşap kapı ve pencere kanatları sedef ve fildişi kakmalarla bezendi.

Üsküdar sahilindeki Şemsi Paşa Camisi 1580'de Şemsi Ahmed Paşa tarafından yaptırıldı, mimarı Sinan'dı. Mimar Sinan'ın külliyeleri içinde en küçüğü olan ve klasik Osmanlı üslubuna göre inşa edilen külliye; cami, türbe ve medreseden oluşmaktaydı. Atmeydanı'na Osmanlı döneminde katılan en güzel anıt kuşkusuz Sultanahmet Camisi'ydi. Dünyada tek altı minaresi olan bu cami, I. Ahmet (1603-1617) tarafından, 1609 ile 1616 yılları arasında Mimar Sedefkar Mehmet Ağa'ya yaptırıldı. Caminin doğuya bakan tarafına arasta, kuzeyine ise hünkar kasrı yapıldı. Mimari başarısından çok, Iznik'in son parlak dönemine ait çiçek ve ağaç motifli çinileriyle ün yaptı.

1349'da yapılan Galata Kulesi, Galata bölgesindeki eski Ceneviz Surları'nın kuzeyini işaretlemekteydi. O zamanlar "Isa Kulesi" adıyla anılıyordu. Şehrin korunması amacıyla yapılan bu kule, Osmanlı döneminde bir nevi hapishane olarak kullanıldı. Daha sonra da yangın kulesi olarak kullanılmaya başlandı. 17. yy'da, IV. Murad (1623-1640) zamanında Hezarfen Ahmet Çelebi adlı bir kişinin, kendi yaptığı kanatlarla buradan uçarak, karşı kıyıdaki Üsküdar'a konduğu bilinmektedir.

IV. Mehmed (1649-1687) döneminde, 1660'da Mısır Çarşısı yapıldı. Yarım kalan Yenicami 1661 yılında bu defa Hatice Sultan tarafından ele alındı ve 1663'de ibadete açıldı. Caminin inşaatına, III. Mehmed'in annesi Safiye Sultan adına yapılmak üzere 1597'de başlanmıştı. Mimarı Davud Ağa'nın ölümünden sonra Mimar Dalgıç Ahmed Ağa inşaatı 1603 yılına kadar sürdürmüştü. 1603 yılında tahta geçen I. Ahmed döneminde Yenicami'nin inşaatı durdurduruldu. Bu arada I. Ahmed kendine Sultanahmet'te bir cami inşaatına başlatmıştı.

Dört yüzünde birer çeşme, dört köşesinde de birer sebil bulunan ve 18. yüzyıl başlarında- ki Barok üsluplu meydan çeşmelerinin en çarpıcı örneklerinden biri olan çeşme, Sultan III. Ahmet (1703-1730) tarafından yaptırıldı. Topkapı Sarayı'nın Bab-ı Hümayun kapısının dışında sağ tarafta bulunan bu çeşme Sultan'ın adıyla anılacaktı.

Hipodrom, çeşitli cirit oyunları ve şehzade sünnet düğünlerinin yapıldığı Atmeydanı'na dönüştü. Bir zamanlar meydanın en güzel anıtlarından olan üzeri bronz levhalarla kaplı Örmetaş, bu levhaların Latin işgali sırasında eritilerek sikke basımında kullanılmasıyla artık soyulmuş bir sütun görünümündeydi. Pek ilginç görünmeyen bu sütuna tırmanılarak cambazlık gösterileri yapıldı. Eski Spina artık başka anlayışta gösterilere tanık olmaktaydı.

1755'de, I. Mahmud (1730-1754) tarafından Kapalıçarşı girişine mihrap çıkıntısı poligonal biçimde olan ve o zamana kadar yapılan camilere üslup olarak pek benzemeyen Nuruosmaniye Camisi yaptırıldı. Külliye; cami, imaret, medrese, kütüphane, türbe, sebil, çeşme ve dükkânlardan oluşmaktaydı.

1763'de III. Mustafa (1757-1774) tarafından Laleli'de yaptırılan külliye; cami, imaret, çeşme, sebil, türbe, han, medrese, muvakkithane, imam ve müezzin konutları ve dükkânlardan oluşmaktaydı. Mimarının Hacı Mehmed Ağa olduğu sanılmaktadır.

Osmanlılar'ın Dersaadet'i
19. yy'da Osmanlı Imparatorluğu başkentinin nüfusunu, Müslüman Türkler, Ortodoks Rumlar, Gregoryan ve Katolik Ermeniler, Museviler, Levantenler ve yabancı kolonilerden kişiler oluştururdu. Bu yüzyıl, imparatorluğun yenilenme dönemi oldu. Yenilenme hareketlerinden en fazla nasibini alan kuşkusuz başkentti. "Batılılaşma" diye de adlandırılan bu dönemde, askeri, ekonomik ve sosyal alanlarda Avrupa'dan getirilen uzmanlara önemli görevlerde etkin roller verildi. Ordunun çeşitli kademelerinde Alman, Isveçli, Ingiliz ve Fransız paşalar görevlendirildi. Osmanlı sultanları kılık kıyafetlerinde değişiklikler yaparak kavuk, kaftan ve şalvar yerine, Avrupalı hükümdarlar gibi, yandan şeritli pantolonlar giymeye başladılar. Başlarına koyu kırmızı fesler taktılar. Değişiklikler kültür ve sanat alanlarında da belirginleşti.

Batı tarzı resim ve mimariyle birlikte, müzikte de yine Batı enstrümanları kullanılmaya başlandı. II. Mahmud'un saltanat yılları (1808-1839), bu yenilenme hareketlerinin en yoğun olarak başladığı dönemdi. 1824'de imparatorluktaki ilk gazete "Smyrnéen" Izmir'de yayımlanmaya başladı. Yeniçeri Ocakları adı ile bilinen Osmanlı ordusunun artık imparatorluğu savunacak gücü olmadığına inanan II. Mahmud, yeni ve modern bir ordu kurmak için harekete geçti. Istanbul'da bulunan 51 Yeniçeri Ocağı'nın her birinin en yetenekli 150 kişisinden Eşkinciyan Ocağı kurulacaktı. Bunu duyan Yeniçeriler, 4 Haziran gecesi isyana başladılar. Isyancı grupları kente yayıldı. Çeşitli yağmalar yapıldı. Ancak halkın yeni bir ordu kurulması konusunda Sultan'dan yana olduğunu anlayan yeniçeriler, kışlalarına çekildiler. Sultanın askerleri kışlanın çevresini sardılar ve top ateşi ile tüm isyancıları öldürüp, kışlayı ateşe verdiler. 15 Haziran 1826'da, 465 yıllık Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldığı bu olaya Vaka-i Hayriye adı verildi. Yerine yeni ve modern bir ordu kurulması için çalışmalara başlandı.

19. yy'ın selatin camilerinden Nusretiye Camisi Sultan II. Mahmud tarafından 1826'da mimar Kirkor Amira Balyan'a yaptırıldı. Taş avlusunda 12 çeşmesi bulunan şadırvanı, 10 ince sütun üzerine sivri bir külahla kapatılmıştı. Yelkenli gemiler yerine ilk buharlı gemiler ve yandan çarklı vapurlar sefere kondu. Aşağı yukarı bütün konutları ahşap olan Istanbul'da yangın en önemli felaketlerden biri olarak süregelmişti. 1828'de ünlü mimarlar Balyan Ailesi'ne 50 m. yüksekliğinde Beyazıt Yangın Kulesi yaptırıldı.

Pera ile Istanbul arasında ilk köprü 1836'da inşa edildi. Planlarını Kaptanpaşa Ahmet Fevzi'nin çizdiği köprü, birbirine bağlı sallar üzerine oturtuldu. Parasız geçildiğinden "Hayratiye" diye adlandırıldı.

Ilk kez resimlerini devlet dairelerine astıran Osmanlı sultanı da II. Mahmud oldu. Ayrıca kendi resmini taşıyan bir nişan hazırlatarak, Tasvir'i Hümayun adı verilen bu nişanı, en sadık bildiği devlet erkanının boyunlarına kendi eliyle taktı. Ancak bir süre sonra bazı tutucular her tarafta resmin dine aykırı olduğunu yayarak halkı kışkırtmaya başladılar. 1839'da Sultan Mahmud'un ölümünden sonra bu resimlerin üstü perdelerle kapatıldı. Daha sonraları halk resim ve hatta fotoğrafa alışmaya başladı.

Henüz tahta yeni çıkmış olan Sultan Abdülmecid'in (1839-1861), halka yeni reformlar vaadettiği, Mustafa Reşid Paşa tarafından kaleme alınan ve yine onun tarafından Gülhane bahçesinde okunan Tanzimat Fermanı (ya da Gülhane Hatt-ı Hümayunu) 3 Kasım 1839'da ilan edildi.

1847'de Beylerbeyi Sarayı'nın yerindeki büyük ahşap sarayda, bizzat Abdülmecid'in önünde Imparatorlukta ilk telgraf denemesi yapıldı ve Sultan, kurulan bu hattan ilk mesajı kendisi gönderdi. Bu denemeden sonra da Edirne'ye kadar uzanan bir telgraf hattının kurulmasını istedi.

1850'de, Şirket-i Hayriye kuruldu. Böylece, Boğaz'ın Asya ve Avrupa iskeleleri arasında ve Adalar'a düzenli vapur seferleri başladı.

Hazret-i Muhammed'in Veysel Karani'ye hediye ettiği hırkanın muhafazası ve ziyaret edilmesi için 1851'de Sultan Abdülmecid tarafından, ampir üslubundaki Hırka-i Şerif Camisi yaptırıldı.

1853'de Boğaz'ın Avrupa yakasında en güzel kıyılarından birinde, Neobarok üslupta Ortaköy Camisi mimar Nigoğos Balyan'a yaptırıldı. Aynı yıl, Osmanlı, Fransız ve Ingilizler, Ruslar'a karşı Kırım Savaşı'na girdiler.

Istanbul'un başkent oluşundan beri yönetim yeri olarak kullanılan Topkapı Sarayı, 1853'de yerini Dolmabahçe Sarayı'na bıraktı. Batı mimari etkilerinin görüldüğü eklektik bir yapıya sahip Dolmabahçe Sarayı'nın mimarları Balyan Ailesi'ydi.

Abdülmecid'in annesi Bezmialem Valide Sultan tarafından başlatılıp, ölümü üzerine Abdülmecid tarafından tamamlanan ve tasarımı Garabet Balyan'a ait olan Ampir üslubunun 19. yy ortasındaki son örneklerinden Dolmabahçe Camisi 1855'de ibadete açıldı.

Boğaz'ın Asya kıyısında, Eaux douces d'Asie (Sweet Waters of Asia) denilen bölgenin yakınına Abdülmecid'in başmimari Nigoğos Balyan tarafından Küçüksu Kasrı yapıldı. Buluşlar yüzyılı olarak başlayan 19. yy'ın. ikinci yarısında tüm dünyada büyük ticaret ve endüstri sergileri modası başlamıştı. Fuarlarda üreticilere mallarını sergileme olanağı sağlanıyor ve buralar en son buluşların sunulduğu alanlar oluyordu. Abdülaziz'in (1861-1876) saltanatının başlangıç yıllarında ilk Osmanlı ticaret sergisi "Sergi-i Umum-i Osmanî" Sultanahmet'de açıldı (1863). Türk kahvesi, askerlik, mimarlık ve güzel sanatlara yer verildi. Ipek böcekçiliği ve ipek ürünleri gösterildi. Sergi, haftanın iki günü kadınların ziyaretine açık tutuldu. Aynı yıl Abdülaziz Kahire'yi ziyaret etti.

1865'te eski ahşap sarayın yerine mimar Sarkis Balyan'a Beylerbeyi Sarayı yaptırıldı.

21 Haziran 1867'de ilk kez bir Osmanlı sultanı yurt dışı gezisine çıktı. Abdülaziz'in Sultaniye yatı önce Toulon'a ulaştı. Sonra trenle Paris'e geçildi. Daha sonra Ingiltere. Dönüş yolu Belçika-Koblenz-Prusya-Viyana-Budapeşte üzerindendi ve 7 Ağustos 1867'de Istanbul'a varıldı.

1871'de planı Nigoğos Balyan'a, uygulaması Sarkis ve Agop Balyan'a ait olan Çırağan Sarayı yaptırıldı. Daha sonra, Ayazağa'da Maslak'ta av kasırları inşa edilerek, 1869 yılında Aksaray'da, Sultan Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Valide Sultan tarafından inşaatına başlanan Valide Camisi 1871'de tamamlandı. Cami, mektep, türbe, müvakkithane ve sebilden oluşan külliyenin mimarı Sarkis Balyan'dı. Caminin kütlesi ve cepheleri bezeme bolluğu ve çeşitliliği ile 19. yy'daki diğer camilerden farklı biçimde düzenlendi. Iç mimarisi de Neogotik düzenlemelerle yapıldı.

Atlı Tramvay Şirketi'nin ve Tünel-Karaköy arasında metronun çalışmaya başlaması kentin ulaşımına yeni araçlar kattı.

II. Abdülhamid (1876-1909) tahta geçtiği yılın Aralık ayının 23'ünde I. Meşrutiyet'i ilan etti. Kısa bir süre için bile olsa Osmanlı Devleti'ni meşruti krallık haline getiren anayasa yürürlüğe girdi. Üç ay sonra meclis dağıtılarak anayasa yürürlükten kaldırıldı.

Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) kuruluşunda da çalışmaları olan Osman Hamdi Bey'in çabalarıyla, Mimar Vallaury tarafından yapılan Arkeoloji Müzesi açıldı.

Fotoğrafçılara ülkedeki olayları ve temel kurumları belgeleme görevini veren Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı'da fotoğrafın en büyük koruyucusu ve destekleyicisi oldu. Diğer devlet başkanlarına, ülkenin propogandasını yapmak amacı ile albümler gönderdi.

Beşiktaş sahilinin kuzeybatısındaki alan, Bizans döneminde orman bölgesiydi. Bölge, Kanuni Sultan Süleyman döneminden başlayarak padişahlar için bir avlanma yeri oldu. Daha sonraki yüzyıllarda ise sahil saraylarının arkasında koruluk olarak kaldı. Bu araziye, 19. yy'ın başında Sultan III. Selim tarafından annesi Mihrişah Valide Sultan için bugün mevcut olmayan bir kasır yaptırıldı. 1834'de bu defa Sultan II. Mahmud tarafından Yıldız adı verilen köşk yaptırıldı. 1842'de Sultan Abdülmecid, annesi Bezmialem Valide Sultan için bir köşk daha inşa ettirdi. Yıldız Sarayı'nın asıl gelişmesi 19. yy'ın ikinci yarısında Sultan II. Abdülhamid döneminde başladı. Sarayın geniş arazisinde bulunan büyük mabeyn, Şale ve Küçük Şale Köşkü, Malta ve Çadır Köşkleri'nin projeleri Sarkis ve Agop Balyan'ındı. Kış bahçeleri ve seralar, nöbetçi pavyonu, Harem Köşkü, Yaveran Köşkü, ahırlar, tiyatro, sergi binası projesi ise d'Aronco'nun imzasını taşımaktaydı. 1896'da saray görevlileri için 92 binalı Akaretler Vakfı Evleri yaptırıldı.

1908'in Temmuz ayının 23'ünde II. Meşrutiyet ilan edildi. Haydarpaşa Garı'nın açıldığı 1909 yılında ise, II. Abdülhamid tahttan indirildi.