Ana Sayfa > Türkiye > Hakkında

Türkiye Hakkında

 

HER ZEVKE HİTAP EDEN BİR ÜLKE
Türkiye, nefes kesici doğal güzellikleri, eşi bulunmaz tarihi ve arkeolojik kalıntıları, gitgide gelişen otelcilik ve turizm altyapısı, misafirperverlik geleneği ve makul fiyatlarıyla konuklarını fazlasıyla memnun edecek olanaklara sahiptir. Bu geniş seçenek yelpazesi hesaba katıldığında, Türkiye’nin son zamanlarda dünyanın en popüler turistik merkezlerinden biri haline gelmiş olması hiç şaşırtıcı değildir. Türkiye’nin değişken coğrafi koşulları içinde bir günde dört farklı iklimi yaşamak mümkündür. Üç yanı üç farklı denizle çevrilmiş, dikdörtgen biçimindeki ülkenin kıyıları plajlar, adalar, körfezler, koylar, limanlar ve yarımadalarla donanmıştır. Yaz mevsiminin sekiz aya kadar uzadığı bölgelerde uzun süre devam eden turistik etkinliklerin yanı sıra yaz ve kış turizmi boyunca her türlü spora uygun olan görkemli dağlar, vadiler, göller, nehirler, şelaleler ve mağaralar ülkenin her yanını süslemektedir.  
Kayak severler, dağ tırmanışçıları, yürüyüşçüler ve avcılar Türkiye’de yeni ve unutulmaz deneyimler yaşama zevkini tadabilirler. Türkiye, aynı zamanda devasa bir Açıkhava müzesi, Anadolu topraklarıyla beslenmiş bütün medeniyetlerin beşiğidir. Türkiye’nin tarihsel ve arkeolojik zenginliği bütün bir kıtaya yetecek boyuttadır. Son zamanlarda güncellik kazanan Sağlık Turizmi açısından da büyük ilgi gören Türkiye, tıbbi otoritelerce pek çok hastalığa çare olarak gösterilen kaplıcaları, şifalı su ve çamurları açısından da dikkate değer bir zenginliğe sahiptir.
İslam ve Hristiyanlık başta olmak üzere, tarihin akışıyla bugün unutulmuş olan sayısız dini inancın da kesişim noktası konumunda bulunmuş olan Türkiye’nin ziyaretçileri, hangi dinin mensubu olurlarsa olsunlar, burada kendi inançlarıyla bağlantılı bir alan; bir tapınak, kutsal bir yapı, mezar ya da yıkıntı bulabilirler. Elbette, Türkiye’nin bir turist için cezbedici olan niteliklerinin tamamını bu sayfaya sığdırmak olanaklı değildir. Bu nedenle, portalımızı bakış açınıza göre ayrıntılı olarak inceleyebilirsiniz. 
 
DOĞAL ZENGİNLİKLER
Türkiye 814,578 km2’ye (314,510 kare mil) yayılan ve İstanbul ile Çanakkale Boğazları aracılığıyla Marmara Denizi üzerinden Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan devasa bir yarımadadır. Marmara Denizi’nin kuzeyinde kalan üçgen biçimindeki Trakya Bölgesi Türkiye’nin Avrupa topraklarında bulunan bölümünü oluşturur. Anadolu ise 1500 km uzunlukta ve 550 km genişliğinde bir dikdörtgen biçimindedir.
Türkiye yarımadası, kuzeyde, batıda ve güneyde yer yer sıra dağlarla çevrelenmiş olmakla birlikte doğuda ortalama yüksekliği 1050 metreye ulaşan yalçın bir dağlık bölgeye de sahiptir. Batıdaki dağlar ise denize uzanır. Kuzey Anadolu’da bulunan dağlık yöreler ve güneydeki Toros Dağları yay biçiminde doğuya uzayarak yoğunluk kazanırlar. Türkiye’nin en yüksek dağı kuzey doğuda yer alan 5165 metre (16,946 fit) yüksekliğindeki Ağrı Dağı’dır (Ararat). Bu dağın aynı zamanda Nuh’un gemisinin karaya oturduğu yer olduğuna da inanılmaktadır.
Türkiye hidroelektirik güç üretimi ve sulama için önemli bir kaynak teşkil eden sayısız akarsuya sahiptir. Ülkenin en uzun nehirleri olan Sakarya, Kızılırmak ve Yeşilırmak Orta Anadolu’dan kaynak alarak Karadenize dökülürler. Ünlü Dicle (Tigris) ve Fırat (Euphrates) nehirleri ise Doğu Anadolu’nun güneyinden başlayarak Suriye ve İran’a uzanırlar.
Türkiye’de 300 doğal ve 130 yapay göl bulunmaktadır. Sahip olduğu göl sayısı bakımından en zengin bölge Doğu Anadolu’dur. Bu bölgedeki göller arasında (3,713) km2 yüzeyiyle en büyük göl olan Van Gölü ile Erçek, Çıldır ve Hazar Gölleri bulunur. Ayrıca, Batı Toros Dağları bölgesinde de Beyşehir, Eğridir, Burdur ve Acıgöller gibi pek çok göl bulunmaktadır. Marmara Bölgesinde ise Sapanca, İznik, Ulubat, Manyas, Terkos, Küçükçekmece ve Büyükçekmece gölleri yer alır. Büyüklük bakımından ikinci sırada bulunan Tuzgölü, Akşehir ve Eber gölleri ise Orta Anadolu bölgesinde yer alırlar. Ayrıca, geçtiğimiz otuz yıl içerisinde gerçekleşen baraj yapımlarıyla, Atatürk, Keban ve Karakaya gibi büyük baraj gölleri oluşmuştur.
                                      
Türkiye, birbirinden farklı coğrafi özelliklerinden dolayı bir mozaiği andırır: Bu coğrafyada birbirine paralel dağlar, sönük volkanlar, vadiler ve ovalarla bölünen platolar yer alır. Üç yanı sıcak denizlerle çevrili ülkede ılıman bir iklim hâkimdir. Bununla birlikte, bölgeden bölgeye iklimsel değişimler göze çarpmaktadır: Karadeniz Bölgesi’nde ılıman, güney ve Ege sahillerinde ise Akdeniz iklimine rastlanır; Anadolu platosunda karasal ve kurak iklim belirginken, doğuda sert dağ iklimi hükum sürer. Bu iklimsel çeşitlilikler hayvan türleri ve bitki örtüsü yönünden Türkiye’nin, Avrupa ve Orta Doğu’nun en zengin ülkelerinden biri olmasına olanak tanır.
Türkiye yedi coğrafi bölgeye ayrılır; bunlar büyüklüklerine göre: Doğu Anadolu (%21), İç Anadolu (%20), Karadeniz (%18), Akdeniz (%15), Ege (%10), Marmara (%8.5) ve Güneydoğu Anadolu’dur (%7.5).
Türkiye’de, %20’si sadece bu topraklarda yetişen 10.000 bitki türü mevcuttur. Karadeniz Bölgesi’ndeki kuvvetli yağışlar, gür ormanların gelişmesine yardımcı olur. Çanakkale Boğazı ise Karadeniz ve Ege Bölgesi arasında bir geçit oluşturarak hem ılıman iklim hem de Akdeniz ikliminde yetişen bir bitki ötüsü çeşitliliğine ev sahipliği yapar. Trakya’da da Balkanlardan gelen kıta iklimi etkisine maruz kalan gür ormanlar mevcuttur. Ege ve Akdeniz kıyıları ise, Çanakkale Boğazı’ndan İskenderun Körfezine kadar uzanan tipik bir Akdeniz bitki örtüsüne sahiptir; bu bitki örtüsü ovalardan 1000 m yüksekliğindeki dağların batı yamaçlarına kadar uzanır. Güney sahillerinde yazların çok sıcak ve kuru geçmesi nedeniyle bu bölgedeki bitki örtüsü muz ve palmiye ağaçlarıyla astropikal bir yapıya sahiptir. Toros dağlarında daha çok çam ve sedir ormanlarına, yüksek rakımlı alanlarda ise ardıç ağaçlarına rastlanır. İç ve Doğu Anadolu Bölgeleri, çevrelerini saran dağlar nedeniyle deniz ikliminin etkisinden uzaktır. Bu bölgelerde sağnak yağış nadir görülür; yazlar sıcak ve kuru, kışlar çetin geçer. Bazı bölgelerde step türü bitki örtüsü yaygındır; ama aynı zamanda meşe ve kayın ormanları da görülür. Tuz Gölü çevresi ise neredeyse tamamen verimsizdir. Türkiye’nin güney doğusundaki sağnak yağışlar huş, ceviz ve meşe ağaçlarının yetişmesine olanak tanısa da, Doğu Anadolu’da iklim İç Anadolu’da olduğundan daha serttir.
 
Türkiye 114’ü aşan memeli türüyle, büyük bir vahşi hayvan çeşitliliğine ev sahipliği yapar. Kuzey bölgelerdeki ormanlar boz ayı ve vahşi keçilerin sığınağıdır. Deniz kaplumbağaları ve fok balıkları Akdeniz ve Ege Denizi sularında yaşarlar; dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi burada da, vahşi Asya eşekleri, aslanlar ve kaplan türleri yok olmanın eşiğinde bulunmaktadır. Türkiye’de ayrıca ortalama 400 kuş türüne rastlanır, bazıları göç mevsiminde görülebilirken bazıları yaz kış Türkiye’de yaşarlar ve bunlar arasında sayabileceğimiz akbaba gibi bazı türlerin Avrupa’da nesli tükenmiştir.
Türkiye, Afrika, Asya ve Avrupa arasında göç eden kuşlar için önemli bir duraktır; yırtıcı kuşlar İstanbul ve Artvin üzerinden yollarına devam etmeden önce bu bölgelerde bir süre duraklamayı tercih ederler. Uluslararası Su Kuşları ve Alanları Bürosu’na göre, Türkiye’de 60 farklı bölgeyi kapsayan 800’e yakın suda yaşayan canlı türü bulunmaktadır. Balıkesir yakınındaki Manyas Gölü kıyıları 200’ün üzerinde su kuşunun yuvasıdır, bunlara sadece göç mevsiminde gelenler de dâhildir. Bu göl Avrupa’nın en zengin su kuşları merkezlerinden biri olarak kabul edilir. Ayrıca, Kayseri yakınındaki Sultan Sazlığı’nda 250’yi aşkın yerli ve göçmen kuş yaşar; bunların 20’si buraya eşleşmiş ve üremeye hazır olarak gelmelerine karşın, tehlike altındaki türler arasında gösterilirler. Sultan Sazlığı’nın flamingo, turna, balıkçıl ve pelikanların birarada ürediği tek yer olduğu düşünülmektedir. İzmir yakınında, koruma altında bulunan tuz sazlıkları ise bu yörenin göl, tepe ve sazlıklarında yaşayan 190 kuş türüyle bir doğa müzesi gibidir. Bu bölgede yer alan tepeler aynı zamanda tavşan, tilki ve hatta yaban domuzları için bir sığınaktır. Dalyan yakınındaki İztuzu kumsalları ise deniz kaplumbağlarının başlıca üreme bölgesidir.

ÜLKE PROFİLİ VE BİLİNMESİ GEREKENLER:


Resmi Adı
Türkiye Cumhuriyeti
Kuruluş Tarihi
29 Ekim1923
Başkent 
Ankara
En Büyük Şehirleri
Istanbul, Ankara, Izmir, Adana, Antalya
Yüzölçümü
814.578 km2
Coğrafi Koordinatları
26° ve 45° Doğu Meridyeni ve 36° ve 42° Kuzey Paraleli
Kıyı Sınırları
Güneyde Akdeniz, Batıda Ege Denizi ve Kuzeyde Karadeniz
Dil 
Resmi Dil Türkçedir. Büyük şehirlerde İngilizce yaygın olarak bilinmektedir.
Para Birimi
TL (Türk Lirası) 1 Avro ortalama 2,30 Türk Lirasına eşittir.
Zaman Dilimi
GMT +2; CET +1; ve EST (ABD - Doğu) +7
Mesai Saatleri
Türkiye’de iş günleri Pazartesi ve Cuma arasıdır. Bankalar, Devlet daireleri ve özel şirket bürolarının büyük bölümü 9.00 ile 17.00 saatleri arasında açıktır. Resmi Tatiller
Türkiye’de resmi tatiller ikiye ayrılır: Her yıl aynı güne denk gelen resmi bayramlar ve yıllık takvime göre değiştiği için her sene farklı tarihlerde kutlanan dini bayramlar.
1 Ocak, 23 Nisan, 1 Mayıs, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 28 ve 29 Ekim
Ramazan Bayramı: 8-11 Eylül 2010
Kurban Bayramı: 15-19 Kasım 2010

Vize
Pek çok ülkenin vatandaşlarından talep edilen giriş vizesi havaalanından kolaylıkla alınabilmektedir.
Elektrik
220V. Standart Avrupa tipi çift uçlu fişler kullanılmaktadır.
Sağlık Hizmetleri
Şehirlerde ve başlıca turistik beldelerde, yüksek kalitede hizmet veren çeşitli uluslararası özel hastaneler ve devlet hastaneleri bulunmaktadır.
Yeme-İçme
Pek çok Akdeniz ülkesinde olduğu gibi Türk yemekleri son derece sağlıklı, taze ve lezzetlidir.
Su
Musluk suyu klorlu ve içimi güvenlidir. Yine de tüketime hazır ve makul bir fiyatla satılan şişelenmiş suyu tercih etmeniz önerilir.
İletişim Hizmetleri
Türkiye’de her biri 3G hizmeti veren ve yaklaşık %95’lik bir kapsama alanına sahip olan üç GSM operatörü bulunmaktadır. İnternet erişimi ise ülkenin dört bir yanında kullanılabilir durumdadır.
Uluslararası Telefon Kodu
+90

MEDENİYETLERİN BULUŞMA NOKTASI



İLK ÇAĞLAR

Türkiye’nin tarihi 10.000 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Anadolu toprakları, Sümer, Babil ve Asur kültürlerinin Hatti, Hitit ve Hurri’ler aracılığıyla yüzyıllar boyunca birbirlerini etkilediği bir buluşma noktası olmuştur. Bütün bu etkileşimlerin sonucu ise Batı dünyasının düşüncelerini ve efsanelerini derinden etkileyen eşsiz bir Anadolu uygarlığının biçimlenmesidir. Antik Bronz Çağı ilk bağımsız şehir devletlerin kurulmasına tanıklık etmiştir. Orta ve Güney-doğu Anadolu’nun yerli Hatti’lerin yerleşim alanı olduğu bu dönemin en görkemli kalıntıları, Yunanistan’daki Mycenae kral mezarlarıyla aynı dönemden kalan, Kızılırmak yöresindeki Alaca Höyük ve Karadeniz Bölgesinde bulunan Tokat yakınlarındaki Horoztepe’ye aittir.

EFSANEVİ TRUVA
Truva, M.Ö. 3000 yılı civarında kurulmuş ve bronz üretimi için vazgeçilmez olan teneke ticaretinde büyük bir rol oynamıştır.


HİTİTLERİN GELİŞİ
Hititler Anadolu’ya M.Ö. ikinci binyıla doğru ulaşmışlardır. Babil medeniyetinin büyük bölümünü kendilerine ait kılmış ve demirin Asya’daki tekelinden uzun vadede faydalanmışlardır. Bütün bu kazanımlar, aynı zamanda at arabaları kullanan Hititlere, Mısır ve diğer Mezopotamya devletleri üzerinde askeri bir üstünlük sağlamıştır. M.Ö. 1590 yılında Babil’e karşı kazanılan zafer, ilk Hitit uygarlığının çöküş dönemiyle sonuçlanacak olan yükselme evresini başlatır. On dördüncü yüzyılın ilk yarısında, Hitit uygarlığı yeniden güç kazanmıştır. Bu ikinci dönem, Akdeniz kıyılarından İran Körfezine uzanan bir Hitit hegemonyasına tanıklık etmiştir.

monopoly of iron in Asia. This, combined with the use of the chariot, gave the Hittites a military superiority over Egypt and other Mesopotamian states. The victorious raid against Babylon in 1590 BC was the climax of the first Hittite empire, followed by a period of decline. Then, in the first half of the fourteenth century, came a revival of power. This second era saw a Hittite hegemony snatching from the shores of the Mediterranean to the Persian Gulf.


MİTTANİ KRALLIĞI
Güney Hazar Denizinden gelen Hurriler tarafından kurulmuş olan Mittani Krallığı Hititlerin düşmanıydı. Hurriler, Hititlilerin dini inançlarını büyük oranda etkilemişler ve iki tekerlekli at arabalarının kullanımını yaygınlaştırıp, yakın doğuda at yetiştirmeciliğine katkıda bulunmuşlardır.


URARTU DEVLETİ
M.Ö. ilk yüzyılın başında, Urartular, sınırları Kafkasya’dan Urmiya Gölüne kadar uzanan ve başkenti bugünkü Van şehri olan birleşik bir devlet kurmuşlardır. Urartular hidrolik çalışmalarda uzmandılar ve sulama, su taşımacılığı, kanal yapımı ve yapay göl inşaatlarında ustalık kazanmışlardı. At yetiştiriciliği alanındaki ünlerinin yanı sıra, saygın ve güçlü süvarileriyle de tanınmışlardı.


FRİGYALILAR VE KRAL MİDAS
Frigyalılar (M.Ö. 750-300) Orta ve Batı Anadolu’da yer alan Afyon- Ankara ve Eskişehir üçgenine yerleşmişler ve Sakarya Irmağı üzerindeki Gordion’u başkent ilan etmişlerdi. Frig uygarlığı M.Ö. 8. Yüzyılda, mitolojiye göre kendisine eşek kulakları veren Apollon tarafından küçük düşürülmüş ve Dionisos tarafından dokunduğu her şeyi altına çevirme gücüyle donatılmış olan ünlü Kral Midas döneminde doruk noktasına ulaşmıştır. Gordion M.Ö. 550 yılı civarında Pers egemenliği altına girmiş ve M.Ö. 333’da Büyük İskender tarafından özgürlüğüne kavuşturulmuştur.


LİDYALILAR PARAYI İCAT EDİYOR - SARDES
İzmir’in doğusunda yer alan Sardes’te, M.Ö. 800 ve 650 yılları arasında parayı icat ettikleri düşünülen Lidyalılar adında başka bir halk yaşardı. M.Ö. 6. yüzyılda, Lidya kralı Croesus Perslerle, Anadolu’yu Kızılırmak’tan itibaren ikiye bölmeleri konusunda anlaşmıştı. Bu anlaşmaya uymayan ve Lidya topraklarını işgal etmeye devam eden Persler, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender’in gelişine kadar Anadolu’da egemen güç olmuşlardı.


ANADOLU YİNE EL DEĞİŞTİRİYOR - BERGAMA
Büyük İskender’in ölümünden sonra Anadolu, Selevkos İmparatorluğu’nun merkezi haline geldi ve Bergama, komşularına rağmen genişleyerek, M.Ö. 241 yılında Frigya’nın bir bölümünü kapladı. Bu sırada Krallık olağanüstü bir zenginliğe ulaştı, Anadolu’da ticaretin beşiği ve saygınlık uyandıran entellektüel bir merkez haline geldi.

ROMA DÖNEMİ BAŞLIYOR

Anadolu’daki Roma Dönemi, kendi mirasçısı olmadığı için Bergama’yı Romalılara bırakan Bergama Kralı III. Attalus’un ölümüyle başlamıştır. Bu değişimi takiben, özellikle M.S. 1. ve 2. yüzyıllarda Anadolu’da barış ve huzur hüküm sürmüştür. Roma Barışı şehirsel gelişim açısından olağanüstü bir dönem oluşturmuş ve Efes, bu tarihlerde Asya’nın Romalı hükümdarına ev sahipliği yapmasının yanı sıra bir ticaret ve kültür merkezi haline gelmiştir.

DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU DÖNEMİ
Doğu Roma İmparatorluğu dönemi, bölge tarihinin dönüm noktalarından biridir. 330 yılında Roma İmparatoru Konstantin, İmparatorluğunun başkentini Roma’dan, Bizans’a taşımıştı. Bu tarihten 1000 yıl önce, Yunanlılar tarafından boğaz kıyısına kurulmuş olan Bizans’ın adı, Roma imparatorluğu’nun başkenti haline gelmesiyle birlikte Konstantinapolis olarak değiştirilmişti. Böylelikle Doğu; özellikle de Hatti, Hitit, Frig, Yunan ve diğer ulusların mirasçılarının yaşamakta oldukları Anadolu, Roma İmparatorluğu’nun merkezi haline gelmişti. Bizans, Doğu Roma İmparatorluğu’na dönüşmüş; M.S. 380 yılında Hıristiyanlık resmi din ilan edilmiş ve M.S. 392 yılında paganlık yasaklanmıştı. M.S. 476 yılında Roma yıkılmış ve Konstantinapolis, imparatorluğun tek başkenti olarak ayakta kalmaya devam etmişti. Bizans Roma Devleti, Yunan kültürü ve Hıristiyanlık inancı çerçevesinde yapılandırılmış bir uygarlık ve devlet yapısına sahipti. İmparator kendisine bahşedilen kutsal güçten faydalanıyor ve kiliseden büyük bir destek alıyordu.


Bizans ilk altın çağını Justinianos döneminde yaşamıştı. Bu hükümdarın dört ciltte topladığı Roma Hukuku külliyatı, yüzyıllar boyunca süren uzun soluklu bir etkiye sahip olmuştur. Aynı zamanda büyük bir mimar olan Justinianos devrinde aralarında Ayasofya Bazilikası’nın (M.S. 532-7) da bulunduğu pek çok yapı inşa edilmişti. Bizans’ın tarihi, yükseliş ve çöküşler; din çatışmaları; Persler, Araplar, Selçuklular, Osmanlılar ve Kuzey halklarıyla çıkan anlaşmazlık ve savaşlarla geçmiştir.

Bizans 13.yüzyılda son nefesini vermekteydi. 1204 yılında aldığı ölümcül darbenin ardından, Haçlılar’ın Konstantinapolis’i işgal edip, şehri kuşatarak imparatoru sınır dışı etmeye zorladıktan sonra kurdukları Latin Krallığı küçük bir devletti. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiş ve yeni bir deniz gücü olan Venedik bütün Ege adalarını kendi sınırlarına katmıştı. 1261 yılında Bizans İmparatorluğu başkentini geri kazanmış, fakat bu defa da yeni tehditler ortaya çıkmıştı.

VE TÜRKLER GELİR 
11. yüzyılda, Tuğrul’un liderliğindeki Selçuk Türkleri, Büyük Selçuklu Hanedanı’nı kurmuşlar ve İran, Irak ve Suriye’nin yönetimini ele geçirmişlerdi. 1071 yılında Tuğrul’ın yeğeni Alparslan, Van gölünün yakınındaki Malazgirt’te Bizanslıları yenilgiye uğratmış ve Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştı. Bunun üzerine Anadolu’da etnik, siyasi ve aynı zamanda din, dil ve kültür alanlarında derin bir dönüşüm süreci başlamıştı. Selçuklu Sultanlığı 14. yüzyılın başına kadar Anadolu’da huküm sürmüştü. Bu medeniyetinin doruk noktası ise 13. yüzyılda Konya’nın, Selçuklu Sultanlığının siyaset, ekonomi, din, sanat ve edebiyat alanlarındaki merkezi olmasıyla birlikte yaşanmıştır. Selçuklular, Sultan ve bakanları ile yerel yöneticiler çevresinde işleyen merkezi bir yönetim biçimini benimsemişti. Bilim ve edebiyat, aynı mistik şiir gibi büyük bir gelişme göstermişti. Ayrıca, Anadolu’nun doğu ve batıyı birbirine bağlayan büyük yolların üzerinde yer alması dolayısıyla bu yollar üzerine, bugün de ayakta duran, pek çok kervansaray inşa edilmişti. Tarım, endüstri ve el sanatları gelişmiş ve ülke birden camii, medrese ve kervansaraylar yönünden zenginleşmişti.

SELÇUKLU SULTANLIĞININ YIKILIŞI
Selçuklu Sultanlığı iç çatışmalar ve Moğol istilaları sonucu yıkılmıştı. Anadolu yine, aralarında Osmanlı Beyliğinin de bulunduğu ve her biri diğerine üstün gelme çabası içinde olan bağımsız beyliklere bölünmüştü. Bu bölünmeye rağmen, dil, din ve ırk birliği içerisinde bulunan Anadolu, liderliğe ve güç kazanımına açıktı. Bu, Osman Bey ve ardı sıra gelecek olan Osmanlı beylerinin görevi olacaktı.
 

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN TEMELLERİ ATILIYOR

 

 

1296 yılında Osman Bey kendisini, o zamana kadar beyliğinin sınırları içinde bulunan Bursa yakınındaki Söğüt bölgesinin bağımsız Sultanı ilan etmiş ve Osmanlı Devleti’ni kurmuştu.

Osman Bey’in oğlu Orhan Bey döneminde Bursa ve İznik fethedilmiş ve çok geçmeden Marmara’nın güney-doğu kıyılarının tamamı Osmanlı’nın denetimi altına girmişti. Orhan Bey’in fetihleri ve diplomatik alandaki başarıları yalnızca hükumdarlığını etkileyen kazanımlarla sınırlı değildi. Orhan Bey aynı zamanda sanatı, edebiyatı, bilimi ve ticareti desteklemiş ve gelişmelerine katkıda bulunmuştu. Ayrıca Yeniçeriler adıyla bilinen düzenli bir ordu da kurmuştu. Yüksek bir ücrete tabi olan ve disiplin içinde yetişen yeniçeriler, genç Osmanlı Devleti için eğitimli askerlerden meydana gelen vatansever bir güç kaynağı oluşturuyorlardı.

Böylesine sağlam temeller üzerine kurulmuş olan Osmanlı Devleti çabucak genişlemişti. Murat Bey döneminde, bu genişleme hâlâ batıya odaklıydı ve Sultan dikkatini ancak Adriyatik, Tuna Nehri ve Tesalya kıyısının sınırlarına kadar ulaşıldıktan sonra Doğu Anadolu’ya çevirmişti. Ardından Beyazıt, Avrupa ve Asya’da egemenlik sağlanmasının ardından, 1402 yılında Konstantinapolis’e yönelmişti.

Beyazıt, Timur Anadolu’ya girdiğinde şehri ele geçirmek üzereydi ve Ankara Savaşı İstanbul’un fethini birkaç on yıl geciktirmişti. 1453’te Fatih Sultan Mehmet önderliğindeki Osmanlılar, Konstantinapolis’i ele geçirmişler ve böylelikle dünya tarihinde kendilerine çok önemli bir yer edinmişlerdi. Öte yandan, Osmanlı Devleti’nin başarısının doruk noktasına ulaşması daha ileriki bir tarihte, Osmanlıların Avrupa’ya ulaştığı 16. yüzyılın sonlarında gerçekleşecekti. Sonraki yüzyıllardaysa Osmanlı Devlet’i sahip olduğu büyük gücü kaybederek önce duraklama dönemine ardından çöküş dönemine girecekti. 

.ATATÜRK’ÜN VİZYONU


Türk ulusu, bu çıkmaz karşısında sınır bütünlüğünü ve bağımsızlığını geri kazanmak, yabancı işgalcileri geri püskürtmek, yeni bir devlet yaratmak, Türkiye’yi parçalanan Osmanlı Hanedanından koparmak, eski ve zayıf bir düzeni yıkmak ve siyasi, toplumsal ve ekonomik ilerlemeye adanmış çağdaş bir ülke kurma çabası içine girmişti. Çanakkale’nin, Britanya, Fransa, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın deniz kuvvetlerine karşı savunulması sırasında, Osmanlı ordusunda öne çıkmış bir general olan Atatürk’ün hedefleri işte bunlardı. Gelibolu’daki itilaf güçlerine karşı kazanılan zafer Türkiye’nin imparatorluk üzerindeki tasarılarına yeni bir yön vermişti. Atatürk geçmişten tamamen kopmak, ulusu çağdaşlık ilkesi ekseninde birleştirmek ve Türkiye’yi, Avrupa ülkelerinin seviyesine yükseltmek istiyordu. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş ve Atatürk, Cumhurbaşkanı seçilmişti. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıyla laiklik ilkesi benimsenmişti. Arapçanın yerini latin alfabesi almış ve kadınlara meclis üyelerini seçme ve meclis üyesi olarak seçilme hakkı verilmişti. Bütün bunların yanı sıra ve toplumsal alanda gerçekleştirilen daha birçok reform, Türkiye’yi bütünüyle çağdaş bir ülke haline gelme yoluna sokmuştu.

GURURLU BİR ULUS
Atatürk 1938 yılında öldüğünde, ardında Türk halkının bugün de gurur duyduğu bir miras bırakmıştı. Kurtuluş savaşından sonra kendine olan güvenini geri kazanmış bir ulus; kendisine miras kalan siyasi, entellektüel, kültürel ve toplumsal değerleri korumaya kararlı bir toplum. Türkiye Cumhuriyeti 80 yılı aşkın bir zamandan bu yana Uluslararası Topluluk’un üyesidir. Bu süreçte büyük değişimler ortaya çıkmış ve pek çok zorlukla yüzleşilmiştir. Yine de Türkiye, Atatürk tarafından belirlenmiş olan politikalara sımsıkı bağlı kalmıştır. Ülkede çok partili, demokratik bir sistem kurulmuş, üretken ve canlı bir toplum oluşturulmuş, sanayileşme ve pazar ekonomisi yolunda hızla ilerlenmeye başlanmıştır. Türkiye; Nato, Avrupa Konseyi ve Gümrük Birliği üyelikleriyle birlikte Batı ve Avrupa Birliği ile arasındaki bağları sağlamlaştırmıştır. Bu yönelimler Osmanlı İmparatorluğu zamanından bu yana gerçekleşen radikal değişimlere işaret etmektedir. Bu çağdaşlaşma girişimleri hâlâ devam etmektedir. Türkler hem İslami hem de Osmanlı geçmişlerinin mirasına sahiptirler. Ayrıca bugünkü batılı yüzlerini şekillendirirken, doğulu geçmişlerinden kalan izleri de korumuşlardır. Doğu’dan ve Batı’dan, Asya’dan ve Avrupa’dan kalan bütün bu miraslar modern Türkiye uygarlığında harmanlanmıştır. Bu birliğin simgelerinden biri İstanbul Boğazını aşarak birden çok geçmişi ve tek geleceğiyle iki kıtayı birbirine bağlayan iki köprüdür.